|
Gürün'deki türk hükümet temsilcileri 1915'in Nisan ortalarında
ermenilerin silahlarını 24 saat içinde yetkili makamlara teslim etmeleri
gerektiğini, aksi takdirde itaatsizlik edenlerin en sert biçimde
cezalandırılacaklarını ilan ettiler. Ertesi gün, başpiskopos Horen
Timaksyan başkanlığında bir siviller toplantısı yapıldı, bu toplantıda
ortaya çıkan vahim durum ve buna bağlı çeşitli diğer şartlar göz önüne alınarak,
güven vermek ve hükümete kanunlara uyulduğunu
göstermek için oybirliğiyle elde bulunan bütün silahların teslim edilmesi uygun bulundu.
Günler boyunca insanlar, özellikle kaymakam Kâmil efendi ve Ahmet
bey'in verdiği güvence ve sözlere inanarak silahlarını hükümete teslim
ettiler. Böylece kandırdıktan sonra seçilmiş insanların çocuklarını "sevk"
yoluyla yoketmek için hapsetmeye başladılar. Bunun sonucu olarak, birçok
devrimci ve bunlara bağlı olup silahlarını teslim etmemiş devrimci olmayan
gençler dağa çıktılar. Bunun üzerine Kâmil efendi onları tutuklayıp
katletmeleri amacıyla arkalarından alaylar gönderdi. Fakat cesur direnişleri
onların ümitlerini kesmelerine neden oldu ve takip edemediler.
İşte bu dönemdedir ki hapisanelerde tarif edilemez bir vahşet yaşanıyordu: siyasi liderleri, özellikle de Vartan Cığılyan, Zkon Çulcuyan,
Hamparsum Zınnoğyan, Keğam Azadyan, Tercan Çulcuyan, Hamparsum Boyacıyan
ve silahlarını teslim etmeme taraftarı oldukları için çok geç tutuklanan diğerlerini
taciz edip işkenceye tabi tutuyorlardı. Bu gruba "bedelciler"(bir miktar
para ödeyerek askerlik hizmetinden muaf tutulan kişiler) de katıldı. Bu
insanlar sırlarını tutarak partilerini onurlandırdılar. Sadece arkadaşlarından
biri, B.S. Haşhaşyan ihanet etti. Bay Toros Çokkaryan ve B. Koçunyan
mükemmel bir devrimci ruhuyla vuruşmak istediler. Silahların teslim edilmesine
karşı mücadele ettiler ve her yola başvurdular fakat maalesef ağaların
ve önde gelen zenginlerin çoğunluk oylarıyla silahlarını teslim etmek için
kazananların tarafına geçmek zorunda kaldılar. Birçok ev yakılarak harabeye
çevrildi, birçok yerde kaçakların ve parti yayınlarının aranması bahane
edilerek arama yapıldı. Daha sonra silahlar cemaat liderleri(muhtarlar)
tarafından toplandı. O dönemde cemaat liderleri: Sarkis Ağa Şahbazyan,
Vartivar Ağabeyliyan ve diğerleriydi. İlk hapsedilmeler 18-20 Nisan
tarihlerinde oldu, tutuklanan parti mensupları ve önde gelen kişiliklerden
oluşan 74 kişiye istisnasız iki ay boyunca her gün sürekli işkence ve dayak
uygulandı, öyle ki elbiselerini yıkamak için evlerine geri gönderildiklerinde
üzerleri kanla kaplıydı. Yedikleri dayaklar nedeniyle birçoğunun vücut etleri
çürümüştü.
8 Haziran'da bütün bu insanların tehcire(sevk) tabi tutulmasına karar
verildi. O gün korkunç bir yağmur vardı, sel suları hapisaneleri basmıştı;
tutuklular boğulmak üzereydi, birçoğu kaçarak kurtuldu. Sonuç olarak hükümet
hepsini serbest bıraktı. İki gün sonra onları tekrar teker teker tutuklamaya ve
hapsetmeye başladılar. 74 kişi 10 Haziran'da tekrar tutuklandı, zincirlenerek
sürgüne gönderildi. Teyid edilmiş bilgilere göre Ulaş'ı geçtikten sonra
Kardaşlar vadisine gelmeden hepsi hunharca öldürüldü ya da vuruldu. Sonra
erkeklerden kalanları sistematik bir şekilde hapse atıldıktan sonra ayrı gruplar
halinde sürgüne gönderildiler; onlar da gittiler ve geri gelmediler.
Her gün üç grup sürgüne gönderiliyordu, her biri boyunları ve elleri
zincirlere bağlı 30, 40 kişiden oluşuyordu. Her sürgün grubuyla 8-10 jandarma
gönderiliyordu. Bu erkeklerden bazıları Sivas yolunda Çalıkoğlu köyü bölgesinde
aynı insanlık dışı metotlarla öldürüldü.
27-28 Haziran tarihlerinde hapisaneler 13-15 yaşlarında gençler,
70 yaşında yaşlılar, hasta, kör insanlar ve akıl hastalarıyla dolup taşmıştı. Bu
şartlarda hükümet tarafından onların hepsine müslüman olarak türkleşmeleri
teklif edildi. Birçok kişi kabul etti fakat kalanlar din ve milletlerine bağlı
kaldılar ve müslüman olmaktansa ölmeyi tercih ettiler.
Temmuz'un 5'inde kadın ve çocukların tehciri başladı.
Beraberlerindeki malları bırakmaya zorlandılar ve şahsi eşyalarını satmalarına veya
yanlarında taşımalarına izin verilmedi. Sadece birkaç gün yetecek kadar yiyecekle
dolu bir torbayla yola çıkarıldılar.
31 Temmuz'da başka bir kervan yola çıktı. Bu
insanların hepsi Pazarcık köyüne üç saat mesafedeki bir yerde soyuldu. 24 saat içerisinde
iğrenç ve hayvan davranışlarını andıran bir şekilde arandılar ve soyuldular.
Tutuklulardan sonra, kaymakamın özel emriyle
başpiskopos Horen Timaksyan ve protestan rahip Bedros Muğalyan ünlü başka dinadamları
ve kişilerle birlikte sürgüne gönderildiler. Haberlere göre şehirden üç saat
mesafedeki bir yerde bütün dinadamları devlete karşı komplo kurmakla suçlanıp
öldürüldüler.
Temmuz'da kadın ve çocukların tehciri vuku buldu. Sahsor
ve Şuğul taraflarından sürmeye başladılar. Yaklaşık 200 aile Vartavar dini yortusundan
8 gün sonra yollara döküldü. Bizimle beraber meşhur Karatepe'li aileler, Şahbazyan,
Altunyan, Vartabedyan, Buldukyan ve diğerleri de vardı. Bir Cuma öğleden sonrasıydı,
kapıları kilitledik anahtarları zaptiyelere teslim ettik ve ayrıldık. Bize eşlik eden
özel muhafız jandarmalar yoktu. Berkli köyünden kiracılar, Şeyh Hamit, Gebek Arnı Mahmut,
Garmirterz'den Ali Efendi Bahriye, Muhammet Beg, Kâmil Efendi tavsiyelerde
bulunarak bizi çok geç saatte yola çıkardılar. İlk geceyi Çukur otlağında
geçirdik. Orada sabahlara kadar acınacak durumumuzdan yakındık. Küçük erkek
kardeşlerimizi, yaşlı babalarımızı kaybetmiş, ailelerimizin evleri yıkılmış harabeye
çevrilmişti. Bundan başka namusumuz hakkında da düşünüyorduk. Sabah Kavak köyüne
yöneldik ancak köye girmemize izin vermediler ve bizi altı saatliğine uzak
bir yere götürüp bir köşkün arkasına oturttular. Yolda Hagop Ağa Şahbazyan ve
Hagop Ağa Buldukyan bize katıldılar. Saat onikiyi geçmişti, karanlık ve derin bir
sessizlik hakimdi. Ansızın, silah sesleri duyduk ve dehşete kapıldık. Yanımızda
kutsanmış ekmek vardı, onları yutup, günah çıkarmak yerine dua ettik. Kendimize ölmüş
gözüyle bakıyorduk. Bu şekilde geceyi geçirdik. Şafakta güneş yükselmeden evvel Hagop
Ağalar'a Kâmil Efendi'nin kendilerini köşkte görmek istediğini söyleyerek sahte mektuplar
getirdiler. Kollarını bağlayarak ikisini de Kavak bölgesine götürüp öldürdüler. Aç ve
susuz bizler tekrar Deve-Deresi yolunda insan boyu yüksekliğinde otlar arasında yürüyorduk. Bizi bir
kuyunun yakınında durdurarak onlar bir işi bitirinceye kadar ekmek yemememizi tenbih
ettiler. Kızları kadınlardan ayırmaya başlarken, anaların elbiselerini çıkararak
paraları kılıç tehdidiyle alırken bize "hükümeti beğenmediniz, büyüklük istediniz, alın
size,..." vs. dediler. Birbirlerinden daha fazla çalmak için acele ederken birbirine
dikilmiş paraları yarışırcasına keserek ayırmaya başladılar. Zavallı çocuklar dehşet
içinde titriyor ve bıçağın gidiş-gelişini görürken annelerini çağırıyorlardı. Biz bir
tarafta dua ederken, onlar eşeklerin sırtına yüklenenleri açıp boşaltmaya ve çalmaya başladılar;
şallar, kostümler, süsleme malzemeleri ve nakış işleri bulunuyordu. Hepsini üstüste
bindirdiler ve daha sonra birbirlerinden daha fazla pay almak için iştahları kabaran
"kiracılar" ve jandarmalar, ganimeti, eşyaları ve altınları paylaştılar. Eşekleri ve
şilteleri almadılar. Hırsızlıktan sonra bize arap çölüne gideceğimizi, hükümetin bize
ekmek sağlayacağını ve yumuşaklığın artık bize uygun olmadığını söylediler.
Akşama kadar işlerini bitirdiler, atların sırtlarına
yükledikleri ganimetleri götürdüler; keselerini altınla doldurdular ve sakin bir şekilde
ve elleri hala kanla kaplıyken namazlarını kılmaya başladılar.
O gece biz orada kaldık ve ertesi sabah tekrar yola
çıktık. Bizi 6-9 saat döverek ve darbelere maruz bırakarak yürüttüler. Bir gün daha
ilerledik ve o zaman da çeşitli bölgelerden köylüler tekrar soymak ve kaçırmak için
üzerimize geldiler. İğrenç hareketlerine tekrar başlamak üzere tam bizi bir değirmenin
yakınlarında durdurmuşlardı ki bir "sevkıyat"ı Elbistan'a götürmekten dönen bir jandarma
orada durdu. Ona bizi Elbistan'a götürmesi için yalvardık, bizden ayrılmasına izin
vermedik ve başımıza gelen herşeyi ona anlattık. Geceyarısı "kiracılar" ve köylüler
kaçtılar, fakat Şeyh Hamit ve Mahmut hala bizimleydi. Sabah jandarmanın öncülüğünde
Elbistan'a doğru gitmeye başladık, Yapaltın'a ulaştık. Şeyh Hamit ve Mahmut kaçtılar. İki
saat sonra Elbistan'a girdik ve durumumuzu hükümet temsilcilerine anlattık, fakat kimse
bizi dinlemedi. Bir gün sonra başka bir kervan bizimle birleşti. Elbistan'da birkaç gün
kaldıktan sonra, gene bizi yola çıkardılar ama bu defa özel jandarmasız. Biz karşı
çıktık, jandarmasız gitmeyeceğimizi söyledik. Kim bizi dinliyordu ki. Döverek ve vurarak,
hareket etmemizi sağladılar, uzak yollardan ve üç gün sonra bizi bir ormanın içinde bulunan
ve Ayran Pınar yakınlarında bir yer olan Tel'e götürdüler. O ormanda iki gün kaldık ve
sevkıyatçılar bizden para istediler. Bütün köylere haber verip bizi soymak için
hazırlanmalarını söylediler. İki gün sonra gece 12 civarında, silah sesleri duyduk ondan
sonra da kadın ve erkek silahlı köylüler bize saldırdı. Köylüler ve sevkıyatçılar
kadınları ve kızları seçiyorlardı. Onlara tecavüz edip işkence yaptılar. Birinin
kafasını yarıp diğerinin kolunu kestiler, bazıları rahatsız olduğunu iddia edip yere
uzandı, bazıları devamlı yere uzanmış durumda kaldı. Başka bir yerde, küçük Suren ve
Horen'in anneleri çocuklarını kaybetmiş olduklarından oraya buraya koşuyor onları arıyor
ve sızlanıyorlardı. Talancı topluluğuna katılanlar yaptıkları işte en iyisi olmak için
büyük bir istek gösteriyorlardı. Ertesi gün öğlene kadar, şahsi eşyaları ve kalan paraları
çaldılar. Sevkıyatçılar yanlarına birçok güzel kadın ve değerli eşyalar aldılar. Bu
işkencelere katlandıktan ve iki gün aç kaldıktan sonra tekrar Elbistan'a geri götürüldük,
üstelik hemen ölmek istiyorduk. Birçok gelin, yollarda doğum sancıları çekiyordu,
birçok çocuk dağ başında terkedilmişti ve çocuklar aşağı vadilere doğru yuvarlanıyordu.
Birçok anne çocuklarını terkederek dağ başına kaçtı. Bizden arda kalanlar yürümeye devam
etti ve bu sefer üç gün sonra bizi başka bir yöne çevirdiler. Orada da bir grup haydut tekrar
bir sürü kadın ve kızı yanlarına alarak gitti. Yürüyorduk ama yol kayalıktı.
Birçok kişi kayalıkları aşarak öbür tarafa geçti. Haydutlar geriye kalanların üzerine
yeniden saldırdılar; silah sesleri ve çığlıklar birbirine karışıp korkunç bir kaosu
da beraberinde getirdi. Anneler ve oğullar tekrar birbirlerini terkederek Elbistan'a
doğru kaçtılar. Bazıları akşamdan şafağa kadar yolda kaldılar ve baş tarafta olan
bizler kaçırdığı bir kızı götüren bir jandarmanın aracılığıyla Elbistan'a girdik. Ramazan
gecesiydi. Diğerleri gibi ben de annemi, ağabeylerimin çocuklarını ve gelinimizi kaybettim.
Burada yine bu kötü insanlar ellerinde lambalarla, aramıza girdiler, sağlıklı olanları
yanlarına alarak ayrıldılar. Sevkedilen kervandan arda sadece dörtte biri kalmıştı. Sabah
geri kalanlar ulaşmaya başladı. Birisi annesini çağırıyordu diğeri oğlunu. Sevkıyatın
bir kısmı Gürün'e geri götürüldü, bazı insanlar Gulluk'ta kaldılar, diğerleri haydutlar
tarafından götürüldü ve bazıları da Elbistan'da alıkonuldu.
Elbistan'da bir hafta kaldıktan sonra, bizi aynı yola
geri götürdüler. Gulluk'un Ayran Pınarı bölgesi yakınında üç gün geçirdikten sonra bizi
tekrar Elbistan'a geri gönderdiler. Üç hafta sonra yeniden aynı yollardaydık. Yani üç kere
ve her defasında üç gün aynı yolu yürüdük ve Elbistan'a geri getirildik. Çıplak, sefil,
aç ve susuz bir durumdaydık. Dilenmeye başladık. Bu durumda bir ay yaşadık, sonra
Kayseri'den gelen bir sevkıyatla bizimki birleştirildi. Biz tekrar yola çıkarılmıştık ama
bu sefer grubun yarısı Urfa'ya yöneldi ve geri kalanı Zeytun'a sürüldü. On günden daha
uzun bir süre yürüdükten sonra Zeytun'a girdik. Bu on gün boyunca tek bir kasaba bile
görmedik. Ancak Zeytun yakılıp yıkılmış, tahrip edilmişti, harabe halindeydi. Kiliseden
hala dumanlar yükseliyordu. Geceyi Zeytun'da geçirdikten sonra sabah yeniden yoldaydık
ve üç gün içinde Maraş'a vardık. Orada bir gün kaldık. Oranın ermenileri bize yardım
ettiler ve sevgiyle davrandılar. Yiyecek ve elbiseler verdiler. Elbiselerden tutun da
şiltelere kadar bize verdikleri herşeyi acımasız jandarmalar yolda bizim elimizden alıp
yaktılar. Maraş'lılar yük taşıyan eşeklerini bizim emrimize verdiler ve bu şekilde Antep'e
ulaştık.
Gürün'den Antep'e on günlük yolculuk bizim için üç-dört
ay sürdü. Antep'te beş gün kaldık ve doktor Merly'nin çok iyiliklerini gördük. Beş gün
sonra erkek çocuğu olanlar ayrılıp Bab'a gönderildiler. Geriye kalanlar Antep'e 5 saat
mesafedeki Arı köyüne gönderildiler ve oradan da her köye 30-40 aile olmak üzere bölgenin
köylerine dağıtıldılar. Bu insanlar arasında Şahbazyanlar, Bahadıryanlar, Kalaycıyanlar ve
Fermanyanlar vardı. Bütün adı geçen 47 kişiden geriye sadece 19'u kalmıştı. Bir köylü tarafından kaçırılıp nikaha zorlanan Gürün muhtarı Sarkis Ağa'nın kızı, Turfanda Şahbazyan hala onunla
beraberdi. Köyde, Maraş'lıların bize verdiği ne var ne yok tekrar çalındı. Ölüm korkusu
bizden ayrılmıyordu. Her gün sefil anneler Maraş'a giderlerdi. Birçoğu müslüman olup
türkleşmeye zorlanırken kuyuların içine asılırlardı. Diğerleri köy dışına çıkarılır ve
halledilirlerdi. İçimizden hemen hemen hiçbirisi artık bakire değildi. O köyde bir buçuk sene
kaldık ve imarethane açıldığında kaçıp buraya geldik. Günlerce ağladık fakat
artık o korku ve işkencelerden kurtulmuştuk.
Paris, Nubaryan Kütüphanesi el yazmalarından
Satenig Kalaycıyan
"Gürün'ün Tarihi" Bedros Minasyan, Sevan Yayınevi- Beyrut, Lübnan- 1974
Not: Bu tercüme Sebuh Taşcıyan'ın orijinal ermenice metinden ingilizceye yaptığı çeviriye
dayanılarak gerçekleştirilmiştir. Metindeki ufak tefek tercüme hataları ilerde düzeltilecektir.
|