4. Türkiye'de Ölen Bir Almanın Kayıtlarından Seçme Bölümler

     1915 yılının 28 Temmuz - 20 Ağustos tarihleri arasında Maraş'a bir yolculuk gerçekleştirdim. Kilis ve Antep arasında bulunan Beşgöz köyü sakinlerinin konuşmaları ermeni tehcirinin ertesi gün Antep'te de başlayacağı konusu etrafında dönüyordu. Biraz sonra, kısmen müftü elbisesi ve kısmen de subay üniforması giymiş olduğu için çerkez olduğu izlenimini veren iyi giyimli bir adam halka yaklaştı ve sordu: "Halk şehrin hangi tarafından uzaklaştırılıyor? Hangi yoldan gidiyorlar ve bunlar ne tür insanlar? Onlardan nasıl faydalanabiliriz? Oradakilerden biri kendisine sivil mi yoksa asker mi olduğunu sordu. O da gülümseyerek şöyle cevap verdi: "asker olmak için bundan daha harika bir fırsat olur mu?" ve aynı şahıs sözlerine şunları ekledi "Bu defa Almanya bu domuzlara öyle bir ders verdi ki hiç unutamayacaklar".

     Bu sözü duyarak cevap vermeye mecbur kaldım ve dedim ki "bu olaylarla birlikte Almanya'nın adını telaffuz etmek onu gömmeye eşdeğerdir". Döndüğümde duydum ki Antep'ten ayrılan ve hemen hemen hepsi varlıklı insanlardan oluşan kervanlar gömleklerine kadar soyulmuşlar. Farklı kaynaklardan edindiğim bilgilere göre, hükümet makamları olanları görmezden gelmiş ve yukarıda kendisinden bahsettiğim şahsın onlarla bağlantısı varmış. Antep'le Maraş arasında bulunan Karabüyük'te yaklaşık kırk kadın ve çocuk ve 5-6 erkekten oluşan bir ermeni grubuyla karşılaştım. Onların önünden yaklaşık 180 yarda mesafede 100 kadar asker yürüyordu. Kadınların arasında birkaç yıldır almanlar arasında görev yapan genç bir bayan öğretmen de vardı. O tifodan daha yeni kurtulmuştu. Askerler onun ve kocası Şam'da askerlik yapan bir başka genç kadının geceyi kendileriyle geçirmelerini talep ettiler ve zora başvurdular. Askerlerin bu saldırıları ancak, kadınların yardımına koşan müslüman katırcılar sayesinde önlenebildi.

     Ağustos'un 6'sında, Maraş yakınlarında bulunan 3000 nüfuslu Fındıcak adlı ermeni köyü yerle bir oldu. Büyük bir kısmı katırcılardan oluşan köy sakinleri, geçen üç ay esnasında ermenileri Fırat'a nakletmeye mecbur bırakılmışlardı. Onlar Fırat nehrinde cesetler görmüşler ve kadınlarla kızların satılmasına ve tecavüze uğramasına şahit olmuşlardı.

     Maraş'taki bir ermeni okulunda, bacaklarından ve kollarından kurşun yaraları almış ve çeşitli şekillerde sakat bırakılmış yüzden fazla kadın ve çocuk gördüm. Bunların arasında 1-2 yaşlarında çocuklar da vardı.

     Ağustos'un 13'ünde, ikisi oniki yaşında erkek çocuğu olmak üzere 34 ermeni Maraş'ta kurşuna dizildi. Aynı şekilde Ağustos'un 15'inde, 24 kişi kurşuna dizildi ve 14 kişi de asıldı. Kurşuna dizilen 24 kişiyi ağır bir zincirle boyunlarından birbirlerine bağladılar ve tek bir vücut gibi ayağa kaldırdılar. Onlar amerikan kolejinin arkasında, yerli halkın önünde kurşuna dizildiler. Henüz acıyla sarsılan vücutların o garip halk topluluğunun insafına bırakıldığını ve o kalabalığın cesetleri ellerinden ve kollarından çekiştirdiğini kendi gözlerimle gördüm. Bunu takip eden yarım saat esnasında zaptiye ve jandarmalar tabancalarla cesetlerin üzerine devamlı ateş ettiler. Cesetlerden bazıları korkunç derecede şekil değiştirmişti. Bu sırada halk olanları sevinçle izliyordu. Daha sonra, aynı halk topluluğu alman hastanesinin önünden geçerek "Yaşasın Almanya!" diye bağırdı. Müslümanlar bana hep, ermenilerin bu şekilde katledilmelerinin sebebinin Almanya olduğunu söylüyorlardı.

     Şehirden köye giderken, şehrin en uç mahallesinde bir çöp yığınının üstünde türk ağalar tarafından hedef tahtası olarak kullanılan kesik bir insan başı gördüm. Maraş'ta kaldığım süre içerisinde ermeniler her gün yerli halk tarafından öldürülüyor ve cesetleri günlerce açık kanalizasyonlarda ya da başka yerlerde kalıyordu.

     Maraş'ta Kadir Paşa bana şöyle dedi: "Dördüncü Ordu bölgesindeki bütün o insanlar hükümetten gelen bir emrin sonucunda öldürüldüler".

     1915 yılının 20 Ekim Cuma günü, akşam saat altıda, Maraş'ta bulunan 15 yaşından yukarı bütün erkeklerin(5000 kişi) Cumartesi günü hareket etmek üzere şehrin dışında toplanması gerektiği Adana valisinin emri gereği ilan edildi. Saat 12'den sonra onlardan herhangi biri şehirde bulunduğu takdirde hemen öldürülecekti. Herkes bu emrin anlamını biliyordu ve o gün dehşet dolu saatler yaşadık. Son anda, Maraş'ın çok iyi yürekli valisinin girişimiyle sözü geçen emir düzeltildi, öyle ki erkeklerin aileleriyle birlikte hareket etmelerine izin veriliyordu. Daha 18 Ağustos'ta vali dini yetkililere, Maraşlı ermenilerin tehcire tabi tutulmayacağına dair teminat vermişti. Böylece şehir dışına çıkanlar hiçbir hazırlık yapmaya fırsat bulmaksızın yola koyulmak zorunda kaldılar.

     Elbistan yakınlarında bulunan Böveren köyünün bütün ermeni sakinleri, yani 82 kişi, suya atlayıp kaçan 12 yaşında bir erkek çocuk dışında katledildiler.

     Zeytun çevresinde bulunan ve çiçek hastalığı salgınının başgösterdiği bir köyün sakinleri tehcire tabi tutuldular. Aralarında hastalık nedeniyle görme duyularını yitirenlerin de bulunduğu çiçek hastalığına yakalanmış hastalar Maraş'ın hanlarında konakladılar. Orada zaten başka yerlerden sürülmüş insanlar da bulunuyordu.

     Maraş'ta 100 kişiden oluşan bir kervan gördüm, bunların arasında birkaç kör de vardı. 60 yaşında bir anne, doğuştan topal olan kızına öncülük ediyordu. Onlar yolculuğa yürüyerek başladılar. Bir saat sonra Erkesen köprüsü yakınlarında bir adam yere düştü. Onu hemen soydular ve öldürdüler. Dört gün sonra onun cesedinin hala çamurlar içinde yattığını gördük.

     Dün akşam bir tanıdığımı ziyaret ettim. O, Sıvas'tan üç ay önce sürgün edilen ve henüz Maraş'a bir kaç gün önce varmış 26 kişilik bir ailenin hayatta kalan fertlerini, bir anneyi ve bebeğini konuk etmişti.

     Antep'te, tehcire tabi tutulan ermenilere ait eşyaların müslümanlar tarafından satın alınmasını yasaklayan valinin yazılı emrini gördüm. Aynı vali sürgün edilenlerin üzerine bir akın düzenledi. İki kervan tamamen soyuldu.

     Gürün'den sürgün edilen 2800 kişi Ayran Pınar'da(Maraş'ın 12 km kuzeydoğusunda) bazıları asker üniformalı bazıları sivil giyimli 8 haydutun saldırısına uğradı ve katledildi. Ayran Pınar'a 1.5 saat mesafedeki Kızıl Geçit'te sekiz haydutla kervana öncülük eden jandarmalar birleştiler ve aralarında uzun bir konuşma geçti. Ayran Pınar'da jandarmalar halkın iki gruba ayrılmasını emrettiler. Birinci grup kadınlardan oluşuyordu. Kadınların elbiseleri çıkarıldı ve soyuldular. Gece dört kadın ve iki kız uzaklaştırılarak tecavüze maruz kaldı. Onlardan beşi ertesi sabah geri döndü. Engisek Dağı'ndaki bir boğazda türkler ve kürtler bütün kervanı soydular. Bu saldırı sırasında 200 kişi öldürüldü. Geride 70 ağır yaralı bırakıldı ve elliden fazla yaralı da kervanla götürüldü. Ben kervana daha sonra Karabüyük'te rastladığımda 2500 kişiden oluşuyordu. İnsanlar tarif edilemez bir sefalet içindeydi. Karabüyük'e 1.5 saat mesafede, iki kişi yolda yatıyordu: biri iki, diğeri yedi bıçak darbesiyle yaralanmıştı. Biraz ileride, bitkin düşmüş iki kadın yerde yatıyordu. Biraz daha ileride, biri kollarında yırtık pırtık kumaşlara sarılı iki günlük bir bebeği olan 13 yaşında bir kız olmak üzere, 4 bayan yerde yatıyordu. Bir parmak uzunluğunda ve iki parmak genişliğinde (bıçak darbesinden kaynaklanan) yarası nedeniyle yolun üzerine uzanmış 60 yaşında bir adam, bana Gürün'den 13 hayvanıyla yola çıktığını anlattı. Ayran Pınar'da bütün hayvanlarına ve mallarına el konulmuştu ve kendini Karabüyük'e yaklaşık 1 saat mesafedeki bir yere gücü tükeninceye kadar sürüklemişti.

     Bu insanların hepsi varlıklıydı. Kendilerinden çalınan hayvanların, malların ve paraların miktar ve değerinin 8000 türk lirası olduğu sanılıyordu. Her iki yanında cesetler görülen yolun üstünde bitkin bir halde yatıyorlardı. 2500 kişiden oluşan bu kervanda topu topu 30-40 erkek vardı. 15 yaşından yukarı bütün erkekler kadınların gözleri önünde uzaklaştırılmış ve muhtemelen öldürülmüşlerdi. Bu ermeniler maksatlı olarak eğri büğrü yollardan ve tehlikeli geçitlerden geçirilerek naklediliyorlardı. Doğru yoldan giderek Maraş'a dört günde ulaşacaklardı, halbuki bir ayı aşkın bir süredir yollardaydılar. Yanlarına hayvanlarını, yatak ve erzaklarını almadan yolculuk yapmaya zorlanmışlardı. Onlara günde sadece ince bir dilim ekmek veriliyor, bu da onların açlığını dindirmeye yetmiyordu. Onlardan 400'ü(protestanlar) Halep'e ulaştı ve burada da her gün iki ya da üç kişi ölüyordu.

     Ayran Pınar'daki soygunlar Elbistan kaymakamının işbirliğiyle gerçekleşti. O, ermenilerden 200 türk lirası almış ve karşılığında halkı Antep'e güvenli bir şekilde ulaştıracağına dair güvence vermişti. Gürün kaymakamı da onlardan 1200 türk lirası almış ve aynı güvenceleri vermişti. O meblağın bir şahıs tarafından Gürün Kulübünde kaymakama teslim edildiğini gördüm. Gece vakti, bu gruptan birkaç kadına Antep sakinleri tarafından Antep yakınlarında tecavüz edildi. Ayran Pınar soygunu sırasında erkekler ağaçlara bağlanıp diri diri yakıldılar. Gürün'lü ermeniler şehirden uzaklaşırlarken mollalar ermeni kiliselerinin damlarından dualar okuyorlardı. Bir görgü tanığı bana Ayran Pınar'da ele geçirilmiş bir ganimet konusunda iki kardeş arasında geçen konuşmayı anlattı. Onlardan biri diğerine "bu dört parça yük için ben 40 kadın öldürdüm" demişti.

     Maraş'ta yıllardır tanıdığım Hani adında bir müslüman bana şu olayı anlattı: "Nisibin'de ben ve bütün diğer katırcılar bir hana hapsedilmiştik. Furnuz'dan gelen birkaç genç kadına kervana öncülük eden jandarmalar ve siviller tarafından gece tecavüz edildi".

     Antep polisinden bir komiserin odasında müslüman bir ağa bir ermeniye benim önümde şöyle dedi: "Filanca yerlerde mektuplar bulunmuş. Bu adamla senin ne tür ilişkilerin var? Sana kaç kere müslüman olmanı tavsiye etmiştim. Eğer beni dinlemiş olsaydın, halkının maruz kaldığı bu tatsız durumlardan kurtulmuş olurdun.

     Harput'tan ve Sıvas'tan sürgün edilmiş 18000 kişiden 350'si (kadın ve çocuklar) Halep'e vardı. Erzurum'dan sürgün edilen 1900 kişiden sadece 11 kişi- hasta bir erkek çocuk, dört kız ve altı kadın- aynı şehre ulaştı. Kadın ve kızlardan oluşan bir kafile Ras El Ayn'dan Halep'e kadar 65 saat boyunca demiryolunu takip ederek yayan yolculuk etmişti, halbuki askerlerin nakli için kullanılan trenler boş geri dönüyorlardı. O taraflardan geçmiş olan müslüman yolcular, havaya iğrenç bir koku salan gömülmemiş cesetler yüzünden yollardan geçmenin imkânsız olduğunu söylüyorlardı. Hayatta kalanlardan 100-120 kişi yolculuk sırasında maruz kaldıkları eziyetlerin sonucu olarak Halep'te öldüler. Aç kadın ve çocuklar Halep'e vardıklarında, vahşi hayvanlar gibi yiyeceklere saldırdılar. Onlardan çoğunun sindirim organları artık çalışmıyordu. Bir, iki lokma yuttuktan sonra, kaşığı bir kenara bıraktılar. Hükümet sürgün edilenlere yiyecek temin edildiğini söylüyor, ancak, yukarıda bahsettiğim ve Harput'tan gelen kervana üç ay boyunca sadece bir kere ekmek dağıtılmıştı.


Tercüme eden: Vahan Andonyan

"Almanya, Türkiye ve Ermenistan", J. J. Keliher, 1917, Londra.

GERİYE DÖNÜŞ

Rambler's Top100