1915 - 1919 Döneminden Hatıralar |
|
O sürgün ve katliam günlerinin üzerinden yarım asırdan fazla bir süre geçti. Ancak o olaylar benim çocuk beynimde silinemez bir iz bırakmışlardır. O korkunç olaylardan bir kaçının genel nitelikler taşıması nedeniyle tarihe teslim edilmeleri gerekir. Burada yazılanlar, inanın, başkalarının duyduğu, ikincil kaynaklardan elde edilmiş hikayeler değildir. Aksine, şahsen benim gördüğüm, duyduğum ve yaşadığım gerçeklerdir. |
|
* * * |
|
1915'in Nisan ayının o akşamı, babam Manuk Kasbaryan her zamanki neşesini kaybetmiş ve yemek masasında, belirgin bir endişeyle, bütün ermenileri ne denli büyük bir tehlikenin beklediğini annem Nazeli'ye anlatıyordu. O gün, dini önderlik binasında yapılan toplantıda türk istibdat yönetiminin emri açıklanmıştı. Bu emre göre, bütün ermenilerden ellerindeki her türlü silahı bir sadakat simgesi olarak devlete teslim etmeleri talep ediliyor, aksi takdirde devletin sert önlemlere başvuracağı belirtiliyordu. Ermenilerin herhangi bir ayaklanma planının olmaması ve tek amaçlarının kendilerini korumak olması nedeniyle toplantıda silahların teslim edilmesinin kan dökülmesinden daha iyi olduğu sonucuna varılmıştı. Türklerin sözüne güvenilemeyeceğine, onların ermeniler için olağan katliamlardan birinin hazırlıklarını gördüklerine ve bu nedenle de silahların teslim edilmesinin ölümcül bir hata olacağına dikkat çekerek, yukarıdaki görüşe karşı çıkanlar da olmuştu. Ancak çoğunluk "sağduyuyla" hareket etmeyi tercih etmişti. Daha yeni 9 yaşıma basmış ve onun büyük oğlu olmama rağmen, babam benimle ilk defa olarak bir yetişkinle konuşur gibi konuşuyordu. O bana tehdidin ciddiyetini ve sır tutmanın mutlak bir şekilde gerekli olduğunu açıkladı. Sonra, yanımıza kazma, kürek ve fener aldık ve evimizin bitişiğinde bulunan, içinde kimsenin oturmadığı, Gürün'den yıllar önce göçen, babamın dayısının oğluna ait eve gittik. Kömürlüğün zeminini kazdık ve oraya ziynet eşyaları, para, iki küçük tabanca ve başka değerli eşyalar gömdük. Diğer bütün ermeniler gibi elimizdeki silahların büyük bir kısmını birkaç gün sonra hükümete teslim ettik. Babamın bütün bu sırları benimle paylaşmasının nedenini ancak onun ölümünden sonra kavradım. |
|
* * * |
|
Bu durumun ortaya çıkmasından birkaç gün sonra, resmi makamlar bütün tanınmış ermenileri bir defada tutuklayarak onları asılsız iddialarla hapsettiler. Bu ilk grupta benim her iki amcalarım, Krikor ve Kapriyel Kasbaryanlar, ayrıca annemin de her iki amcaları, Hamparsum ve Yenovk Koçunyanlar bulunuyordu. Babam yatağında hasta olarak yattığı için onu o gün götürmediler. 1915 yılının Nisan sonlarında, ya da Mayıs'ta Meryem Ana kilisesindeki okulumuzdan dönüşte biz öğrencilerin hapisanenin karşısında nasıl oyalanarak hapisane ve çevresini seyrettiğimizi iyi hatırlıyorum. Bazen yakınlarımızdan bazılarının hapisanenin bir tarafından öbürüne nakledildiğini görüyor ve onların vahşice dövülmüş olduğunu dehşet içinde farkediyorduk. |
|
* * * |
|
  Günün birinde, mahkûmların yargılanmak üzere Sıvas'a nakledilecekleri haberi yayıldı. O öğleden sonra okul dönüşü, gene çok sayıda öğrenci ve halk hapisanenin karşı tarafında toplanmış, mahkûmların yola çıkmasını bekliyorduk. Aniden, yukarılardan "sel! sel!" diye bağırmaya başladılar. İki dakika geçmeden kalabalık ortadan kayboldu; herkes canını kurtarmak için damlara, ağaçlara ve nereye ulaşabildiyse oraya tırmandı. Ben inşaatı yarı tamamlanmış caminin peceresine ve oradan da Türk okulunun avlusundaki bir ağaca tırmandım. Sel suları yavaş yavaş yükseldi ve az sonra hapisanenin birinci sokağını ve her iki tarafında bulunan dükkânları doldurdu. Dükkânların hemen hemen hepsi sel sularına kapılarak sürüklendiler. Hükümet binasının alt katını ve hapisaneyi de aynı şekilde sel suları bastı ve gardiyanlarla mahkûmlar canlarını kurtarmak için kaçtılar. Sonradan duyduk ki, Krikor amcam üst düzey türk memurlardan birini boğulmaktan kurtarmış ve o akşam eve geldiğinde yaptığı iyilikten dolayı saflıkla kendisini artık tutuklamayacaklarını umuyordu.   Bir iki saat sonra, gerçi sel durulmuştu ama taş köprüden geçerek eve gitmek imkânsızdı. Ağaçtan indim ve Hasbağ tarafından bizim mahalleye, Karatepe'ye geçtim.   O gece ve onu takip eden birkaç gün boyunca, ermeniler sevinmedilerse bile en azından o sel felaketinin Allah'ın türkleri sağduyulu davranmaya zorlamak için verdiği bir ceza olduğu ve cellatların artık ermeni topluluğu rahatsız etmeyeceği inancıyla kendilerini kandırdılar. Ancak bu aldanış uzun sürmedi. Sel felaketinin olduğu gün hapisten kurtulan bütün tanınmış simalar zincirlenerek götürüldüler ve daha sonra da anlaşıldığı gibi türk despotlarının emriyle yargılanmadan katledildiler.   Bu ilk kafileyi yokettikten hemen sonra, aynı vahşi yöntemlerle, işlenecek daha insanlık dışı ve dehşet verici cinayetlere herhangi bir şekilde direniş gösterebilecek bütün ermeni erkeklerini tutukladılar. Ve hepsi de aynı olağan resmi bahanelerle "yargılanmak üzere Sıvas'a götürüldüler". |
|
* * * |
|
  Sıra hasta erkeklerin tutuklanmasına gelmişti. Bir öğleden sonra iki jandarma hasta babamı Meryem Ana kilisesinin bitişiğindeki okulun toplantı salonuna götürdü. Oraya hükümet tarafından el konulmuş ve hapisane olarak kullanılıyordu. Normal hapisaneler artık kitlesel tutuklamalar için dar geliyordu. Hemen, üst düzey bir memur ve Kasbaryan ailesinin bir dostu addedilen başkatip Şükrü Efendi'ye başvurarak, kendisinden olaya müdahale etmesini ve hasta babamı hapisaneden kurtarmasını rica ettim. O ki Kasbaryanların parasıyla öğrenim görmüş, memuriyet makamına ulaşmış ve üst düzey bir konuma erişmişti, herhangi bir şekilde olaylara karışmayı reddetti. Babamın aynı şekilde üst düzey memur olan başka bir türk dostuna başvurdum. O da beni hemen yanına alarak hapisaneye götürdü ve yaşlı adamın serbest bırakılmasını emretti. Büyük bir sevinçle babamı alıp eve getirdik.   Gürün'de babama artık sıkıntı vermediler, fakat kısa bir süre sonra, geriye kalan bütün ermenileri istisnasız, kervanlarla, zorla arap çöllerine, yani yüzde yüz açlık, hastalık ve ölüme göndermeye başladılar. Bizden önce iki kervan zaten yola çıkarılmıştı ve bizimki üçüncüsüydü, muhtemelen 400-500 kişiden oluşuyordu ve hasta babam dışında hiçbir yetişkin erkek yoktu. Diğerleri kadınlar, çocuklar, kızlar ve 15 yaşından küçük gençlerdi. O gün, hava güzel, güneş pırıl pırıldı. Bağlar ve bahçeler yeşillere bürünmüş, bütün doğa hayat ve mutluluk doluydu, ama türk devleti bizi haklarımızdan mahrum etmeye karar vermişti.   Halk gerekli olan, para, yiyecek, giysiler, hafif yataklar, taşıma için kullanılan hayvanlar, vs. gibi yanına alabileceği herşeyi beraberinde götürüyordu. Bizim de iki atımız, iki eşeğimiz ve bir de cins bir ineğimiz vardı. Biz bunları, kendimizi ve eşyalarımızı taşımak için kullanıyorduk. Her aile, imkânları nispetinde, taşıma araçları temin etmeye çalışmıştı, ama özellikle de halk böyle kanlı ve işkence dolu bir "yolculuğa" ve sürgüne hazırlıksız yakalandığı ve tecrübesi olmadığı için bu taşıma araçlarının hepsi yetersiz kalıyordu. |
|
* * * |
|
  Doğal olarak eşya ve mobilyalarımızın büyük bir kısmı evde kaldı. Evin kapısını kilitledik ve anahtarını hükümet temsilcisine teslim ettik. Gariptir ama, bizi yurdumuzdan söküp atan, soyan, umutsuzluk ve ölüme gönderen cani zihniyetli devlete inanan ve güven duyguları besleyen insanlar hala vardı. Onlar hala hükümetin evlerimizi ve mülklerimizi biz geri dönene kadar güvenli bir şekilde muhafaza edeceğine inanıyorlardı. Onlar türklerin "ermenilerin türk topraklarındaki varlığını ortadan kaldırmaya", bütün bir milleti bir defada yoketmeye yönelik şeytani planını hala kavramak istemiyorlardı. İnsan görünüşlü varlıkların böyle canavarca planları zihinlerinde haklı görebilecekleri ve bu planları masum çocukları, korumasız kadın ve yaşlıları bile kapsayacak şekilde uygulamaya koyabileceklerine inanmak zordu. Onlar türk insanının "iyi yürekliliği"ne ve "kardeşliği"ne inanıyorlardı.   Kervanımızda Kapriyel amcamın karısı, Prapyon(kızlık soyadı Magaryan) ve altı oğlu da vardı. Krikor amcamın ailesi çoğunlukla varlıklı ailelerden oluşan ikinci kervanla gitmişti. Yapılan özel ödeme, "fidye" karşılığında hükümet tarafından onlara özel "koruma" sözü verilmişti. Babam sıradan insanlarla yolculuk etmeyi daha akıllıca bulmuştu.   Kervanımızın Gürün'ün 40 mil güneyinde bulunan Elbistan'a varması iki ya da üç günümüzü aldı. Şehrin dışında, açık arazide birkaç gün kaldıktan sonra, Maraş'a gitmek üzere yola çıkarıldık ve ikinci kervandan kaçırılmış kızlara, kadınlara ve çocuklara, türk haydutlar tarafından gaspedilip Gürün'e geri dönen talan edilmiş mallara ve yük katırlarına rastlamaya başladık. |
|
* * * |
|
  Kervanımız çok yavaş hareket ediyordu. İki günde ancak 15-20 mil yol katetmiştik ki, akşama doğru bir dere yakınında kırlarda geceyi geçirmek için mola verdik. Tam güneş batımında türk haydutlar çevredeki köylerden üzerimize saldırdılar. Babam otlayan katırlarımızı onun yanına götürmemi emretti. Ben hayvanlardan birinin yanına henüz ulaşmıştım ki bir silahın patladığını duydum ve elinde değneğiyle bir türkün bana doğru ilerlediğini gördüm. Hemen geri koşup, kendimi dereye attım ve otların altına saklandım. 4-5 saat orada kaldım. Saklandığım yerden ermeni kızların ve kadınların kendilerini kaçıran türklere yalvarışlarını ve ağlayışlarını duyuyordum. Taş kesilmiş, yerimden kımıldamaya ya da ses çıkarmaya korkuyordum. Kafam her türlü dehşet verici manzaralarla doluydu.   Vakit gece yarısını geçtiğinde, insanların sesleri ve hareketleri kesildi. Korkarak, sessizce otların altından çıktım ve mola verdiğimiz yere doğru yürümeye başladım. Mehtaplı bir geceydi, az ilerde hareket eden insanlar olduğunu farkettim. Biraz yüreklenerek topluluğun içine henüz girmiştim ki kadınlardan biri yüksek sesle "Nazeli! Nazeli! Oğlun burada!" diye bağırmaya başladı. Annem ve babam, haydutların beni de diğerleriyle birlikte götürdüklerini düşünmüşlerdi. |
|
* * * |
|
  O gece haydutlar bütün katırları, malların büyük bir bölümünü, kızlar, genç kadınlar ve genç yaşta erkek çocuklar kaçırmışlardı...Hepimiz de bitkindik, ama vahşi eylemler(in etkisi) ve acı o kadar derindi ki, uyumak imkânsızdı. Gün ağardığında haydutlar gece görmediklerini çalmak için geri döndüler. "Korumalarımız" olan jandarmalar işlenen suçlara engel olmak için kıllarını kıpırdatmadılar.   O andan itibaren halk ilerlemeyi reddetti ve Elbistan'a geri dönmeyi talep etti. Jandarmalar düzeni korumakta aciz kaldılar ve halk küçük gruplar halinde Elbistan'a doğru kaçmaya başladı. Bütün gece ve ertesi gün öğleye kadar gelenler oldu. Amcamın oğullarından Mihran, Garabed, Yervant ve kardeşim Avedis'le ben akşam Elbistan'a varmış ve geri dönenlerin çektiği eziyet ve acıları duyuyorduk. Kaçış karmaşasında, özellikle de gece karanlığında, çoğu kişi birbirini kaybetmiş ve aileler paramparça olmuştu. Sabah ailemizin diğer fertlerini aramaya başladık. Annemi ve amcamın karısını iki küçük çocuklarıyla bulduk. Belli ki babam henüz geri dönmemişti. Mihran ve ben aramak için yola düştük. Şehrin kenar mahallelerine henüz ulaşmıştık ki, kızkardeşim Takuhi'yi kucaklamış olan ve amcamın oğlu küçük Horen'in elinden tutarak yavaş yavaş eğilerek yürüyen babamı gördük. Sevincimiz sonsuzdu, ama babamın ancak hareket edecek kadar gücü kaldığını da farkettik.   Kervanımız Elbistan'da 2-3 hafta kaldı. Babam zaten hastaydı ve sürgünün manevi ve maddi işkencelerine dayanamayarak Elbistan'da vefat etti ve bilinmeyen bir yere gömüldü. Annemin bu korkunç talihsizliğe nasıl dayandığını şimdi hatırlamıyorum. |
|
* * * |
|
  Halkın elinde çalınacak bir şey kalmamıştı ve hükümet de canavarca planını bir an evvel gerçekleştirmek amacıyla bizi arap çöllerine ulaştırmak için sanki acele ediyordu. Dolayısıyla jandarmalar haydutların kervanımızın ilerleyişine engel olmalarına artık izin vermediler. Ancak açlık, hastalıklar ve özellikle de su yokluğu seyahatimizi çok yavaşlatıyordu.   Kahraman Zeytun'dan geçtik, ama o "dul" kalmış ve yaslıydı. Türk despotlar hükümeti cesurları götürmüş, korumasız halkı da yuvasından sürmüştü.   Maraş yoluyla Antep'e ulaştık. Burada zaten önceki kervanlarla gelen birçok Gürün'lü bulunuyordu. Burada hükümet önce on bir yaşından yukarı erkek çocuğu olan bütün aileleri ayırıp onları daha uzak, sert ve ölümcül iklim şartları olan bölgelere sürgün etti. Daha küçük yaşta erkek çocukları olan aileleri ise, onları türkleştirerek asimile etmek amacıyla daha yakın bölgelere gönderdi. Buradadır ki Kapriyel amcamın ailesini bizden ayırıp Der es Zor taraflarına gönderdiler ve bildiğim kadarıyla aynı grubun içinde Yenovk Koçunyan'ın ailesi de vardı. Koçunyan ailesinden kurtulanlar var, ama amcamın ailesi tamamen kayboldu.   Biz birkaç başka aileyle birlikte Antep'in 15 mil doğusuna düşen Arıl köyüne gönderildik. Sıtma ve diğer hastalıklar, ayrıca açlık ve sürgün hayatının anlatılamaz zorlukları her gün sayısız kurbanlar alıyordu. Bütün sürgün edilenler sokaklarda, penceresiz kulübe köşelerinde, sevimsiz ve acımasız bir hayat yaşıyorlardı. Annem burada öldü. O gece birkaç kere, ateşi yüzünden sayıklarken bana iyi işler yapmamı, hastaları tedavi etmemi öğütledi. Belli ki babamın beni tıp öğrenimi görmem için Beyrut Üniversitesi'ne gönderme planı aklına gelmişti. Türklerin bize yaptığı bunca kötülükten sonra, onun bana kana kan ve intikam öğütleri vermemesi, tam aksine öğrenim görüp, iyi işler yapma nasihatını vermesi garipti.   Sabah köyün zaptiyeleri bizi, yani 3 yaşındaki kızkardeşim Takuhi, 7 yaşındaki kardeşim Avedis ve beni, 9 yaşındaki Sarkis'i karakola naklettiler. Annemizin cansız bedenine o yabancı köyde neler olduğunu hiçbir zaman bilmedik.   Üçümüz 1919'un başında amcamın oğlu Vartan gelip, bizi bulup Antep'e götürene kadar Arıl köyünde, Haliloğlu Mahmut Kahya'nın evinde, çoban olarak kaldık. O şehirde, çeşitli yerlerde oldukça fazla sayıda Gürün'lüler vardı, ama hiçbiri de Gürün'e dönmeye niyetli değildi. |
|
* * * |
|
  O günlerde, sürgünden önce sınıf arkadaşım olan Hayg'ın kardeşi Levon Gürün'den Antep'e gelmişti. Bu iki kardeş, son yıllarda Varna'dan(Bulgaristan) gelmişler ve bizim yakınımızda, Karatepe'de Yenovk Koçunyan'ın eski evinde yaşıyorlardı. Levon o zaman Avedis Hanzadyan'la evlenmiş olan kızkardeşini aramaya gelmişti. 1919 baharında, ateşkes döneminde bunların üçü ve biz, dört kişi, birçok zorlukla karşılaştıktan sonra, Maraş ve Elbistan üzerinden Gürün'e gitmek üzere Antep'ten yola çıktık.   Gürün'e hakim tepeye ulaştığımızda Şuğul'dan Sahsor'a kadar bize tanıdık mahalleleri, sokakları, evleri ve nehri seyrettik. Tabiatın yeniden uyandığı bu bahar mevsiminde, çiçekler açmış meyve ağaçlarıyla dev bir demet çiçek gibi hayat dolu, çocuksu bir tatlılıkla gülümseyen o eski bahçeler şehri güzel Gürün artık yoktu. Ermenilerin sahipsiz kalan evlerinden büyük bir kısmı yıkılmış, bahçelerdeki ağaçlar kesilmiş, şehir yürek karartıcı, sanki kasvetli bir havaya bürünmüştü. 1915 selinin sonucu olarak oluşmuş olan gölcük taş köprüden yukarı doğru ve pazarın ana sokağında hala görülüyordu. Dükkanlardan hiçbiri yeniden inşa edilmemişti. Selin yolaçtığı yıkım olduğu gibi duruyordu.   Sürgünden dönüşte ilk duygularım büyük bir hüzün ve üzüntüydü. Sanki sevgilisinin cenazesini mezara götüren bir kişiydim. Canım sıkkındı ve ağlamaklıydım. Bu duygular Büyük Felaket'in muazzam ve dindirilemez acısının derinliğinden kaynaklanıyordu.   O akşam ve onu müteakip birkaç gün Levonlar'ın evinde misafir kaldık. Ertesi sabah erkenden evimize koştum. Kemah'tan gelmiş, kocası askerden henüz dönmemiş göçmen bir türk kadın iki çocuğuyla evimizde oturuyordu.Kadına evin bize ait olduğunu ve boşaltmasını istediğimizi belirttim. Gerçi o zaman, Maraş'ın kuzeyinde, Elbistan ve Gürün taraflarında müttefik asker yoktu ancak türkler eski kibirli tavırlarını bırakmış gönlümüzü almaya çalışıyorlardı. Bunu kendi işledikleri suçları affettirmek, ya da vicdanlarını rahatlatmak amacıyla değil, ama sadece müttefikler tarafından kendilerine verileceklerini düşündükleri cezayı hafifletmek ya da bu cezadan kurtulmak için yapıyorlardı. En azından o dönemde türklerin bile "Büyük Müttefiklerimiz"in bize gelecekte ihanet edeceklerine dair en ufak bir fikri ya da beklentisi yoktu.   Göçmen türk hiç itiraz etmeden iki çocuğuyla birlikte evimizin alt katına taşındı. Biz de üst kata yerleştik. Ermenilerin bıraktığı evlerden iyi olanları türk göçmenler tarafından işgal edilmişti, ancak büyük bir kısmı yıkılmış ve keresteleri yakacak olarak kullanılmıştı. Bahçeler de aynı acınacak haldeydiler.   İşte o dönemdedir ki sürgün yıllarında zanaatkâr terzi sıfatıyla Sıvas'ta kalmış olan, Tanda'nın oğlu Garabed Gürün'e geri döndü. O bizi Sıvas'a gidip öğrenim görmemiz için bir amerikan yardım kuruluşuna ait öksüzler yurduna gitmeye ikna etti. Gürün'de kaldığımız sürenin 4-5 aydan fazla olduğunu sanmıyorum.   Edindiğimiz bilgilere göre, 1919 yazında Gürün'de belirli sayıda ermeniler bulunuyordu. Bunlar farklı yönlere gitmek için şehri birbirleri ardından terkettiler.   Yukarıda bahis konusu olan kişiler şehrin merkezi kısımlarında oturuyorlardı ve biz onları görme şansını elde ettik. Fakat eğer Şuğul, Ören, Hasbağ ve Sahsor gibi uzak mahallelerde yaşayanlar var idi ise de biz onları görmedik. Şüphesiz, türk ailelerin yanında çok sayıda ermeni çocuk bulunuyor, bunlardan en küçük olanları ise ermeni olduklarını bilmiyorlardı ve biz de onları araştıracak ve tespit edecek durumda değildik.   Canlılığını kaybetmiş bir şehrin ıssızlığı korkunçtu. Özellikle de dünün ve belirsiz yarınların dehşeti içinde yaşayan bizler için. |
| S. M. Kasbaryan |
GERİYE DÖNÜŞ |